2012’ydi... Sabahın ilk ışıkları göz kapaklarımdan girmeye çalışırken zar zor etrafıma baktım. Kulaklık geceden açık kalmış, karman çorman playlistimde Maria Callas-Ave Maria vardı. Her taraf dümdüz, sapsarı... Bir gün önce mezun olmuşum. Kafamdaki kaos içinde sanki pause’a basılmış, sadece kendi içinde akan, dışarıdan bağımsız bi’ an... Şoför kolunu sarkıtmış camdan, 25 saattir yoldayız. Dizlerim ön koltuğa vura vura mosmor olmuş ama acaip mutluyum. Hasankeyf’i görücem. Dicle’nin kıyısına geldiğimde yerdeki beyaz taşlara daldı gözüm. Birden taşların kimileri kıpırdanmaya başladı, altından çıkan sekiz bacak, iki kıskaçla tıkır tıkır yürüdüler. Sabahın 4’ünde o sersemlikle her şey bana masal dünyası çünkü. Biraz vakit geçince çocuklar da geldi. Çok güzel bi kız “Size buranın tarihini anlatayım dedi. Oralara yolu düşen herkes illaki denk gelir zaten, opsiyon sunarlar anlatmadan, Türkçe, Kürtçe, İngilizce, Japonca falan:) Her opsiyonu dinledim; “Bu El Rızk minaresi, üzerindeki leylek yıllardır gitmediği için adı İnatçı Cemşit.“ dedi. Bende de devamı akmaya başladı. Şimdi yine o civarlardan dönüş yolumda uçaktaki dergide Cemşit’i gördüm. Yazılanlara göre ilk 1910’da İngiliz bir fotoğrafçının karesinde görünmüş zat-ı muhterem. O günden bugüne aynı leylek ailesinin yavruları burayı yurt bilmiş, yuva nesilden nesile miras kalarak bugüne gelmiş. Bir kaç yıl önce eşinin ölümü üzerine Cemşit burayı terk etmiş ve bir daha da gelen olmamış. Gözlerim dolu dolu yazıyı okurken iyi ki dedim, kitapla ölümsüzleşmiş oldu Cemşit. Ama yine de dram gibi dram be🥀 #yıldıztamircisilorin #inatçıcemşit
10 1